Amensalizm 0 Mı? Siyaset Bilimi Perspektifinden Bir İnceleme
Bir toplumda güç, sadece kazananlarla değil, kaybedenlerle de şekillenir. Amensalizm, biyolojik bir terim olarak, bir organizmanın başka bir organizmaya zarar verirken kendi yarar sağlamadığı bir ilişkiyi tanımlar. Ancak bu kavramı toplumsal düzlemde düşündüğümüzde, sadece biyolojik bir olgu değil, toplumsal ve siyasal güç ilişkilerinin anlamlı bir metaforu haline gelir. Güçlülerin iktidarlarını sürdürürken zayıfların varlıklarını nasıl ve neden hiçe saydığı, bu denklemin tam ortasında yer alır. “Amensalizm 0 mı?” sorusu, iktidarın, kurumların ve ideolojilerin bir toplumda nasıl şekillendiğine dair düşündürücü bir soru olarak karşımıza çıkar.
Peki, bir toplumda amensalizm var mıdır? Ya da siyasetin temel dinamikleri aslında biz farkında olmasak da bir çeşit “amensalizm” midir? Bu sorulara yanıt ararken, demokratikleşme, yurttaşlık, meşruiyet gibi temel kavramlarla bu olguyu sorgulamak gereklidir.
İktidar, Kurumlar ve Amensalizm: Güç İlişkilerinin Gölgesinde
İktidarın Dinamikleri: Kimin Gücü, Kimin Zayıflığı?
Güç, yalnızca ekonomik veya askeri değil, aynı zamanda sosyal, kültürel ve siyasi boyutlarda da kendini gösterir. Siyaset, toplumsal yapıları şekillendirirken, iktidar sahiplerinin -veya daha doğru bir ifadeyle iktidar ilişkilerinin- toplumları nasıl dönüştürdüğü önemlidir. Modern siyaset teorilerinde, iktidar ilişkileri genellikle hegemonya kavramı üzerinden analiz edilir. Gramsci’nin hegemonyası, yalnızca zor yoluyla değil, aynı zamanda toplumsal normlar, kültür ve ideolojiler aracılığıyla da kurulmuş bir iktidar biçimidir. Bu, bir toplumda belirli bir grup veya sınıfın ideolojik ve kültürel üstünlük kurarak diğerlerini pasifize ettiği bir süreçtir.
Amensalizm ile bu ilişkiyi kurarsak, güçlülerin ideolojileri ve güç yapıları, zayıf grupları yok sayan, marjinalleştiren ve dışlayan bir yapı oluşturur. Bu noktada, amensalizm bir tür sessiz yok sayma ve yok etme stratejisine dönüşür. Toplumsal düzen yalnızca egemen grupların çıkarlarını korumaya yönelik bir çerçeveye dönüşürken, zayıfların ve azınlıkların varlığı adeta göz ardı edilir.
Kurumların Rolü: Gücün Sürekliliği ve Meşruiyeti
Toplumsal kurumlar, hegemonya ve meşruiyet gibi kavramlarla ilişkilidir. Bir toplumda iktidarın meşruiyetini kazanması, sadece yasal normlar ve kurallar aracılığıyla değil, aynı zamanda kültürel ve sosyal onay ile de ilgilidir. Örneğin, çoğu zaman bir hükümetin meşruiyeti, çoğunluğun kabulü ve toplumun geniş kesimlerinin sessiz onayı ile sağlanır. Ancak bu “sessiz onay”, birçok durumda toplumun azınlıklarını ve zayıf gruplarını dışlamayı, onları “amensalist” bir pozisyonda tutmayı mümkün kılar. Burada önemli bir soru ortaya çıkar: Toplumda iktidarın meşruiyeti, her kesim için eşit ve adil midir?
Birçok örnek, güçlülerin kurumlar aracılığıyla iktidarlarını sürdürürken zayıfların bu kurumlar tarafından susturulduğunu, marjinalleştirildiğini gösterir. Örneğin, seçim sistemleri, yasama ve yargı organları, iktidarın farklı toplumsal gruplara nasıl şekil verdiğini, kimlerin “söz sahibi” olduğunu belirler.
Kurumsal ve Yapısal Dengesizlikler: Katılımın Yetersizliği
Her ne kadar demokrasi, katılımı ve çoğulculuğu savunsa da, birçok toplumda katılımın eşitlikçi olmadığı açıktır. Zayıf gruplar, sistemde yalnızca sembolik düzeyde temsil edilirler; yani, sistem onları dışlamaz, ama gerçekte karar süreçlerine etkin katılımlarını engeller. Bu durum, amensalizme benzer şekilde, iktidarın her şeyin “kendi yolunda” gittiği bir düzeni oluşturmasına olanak tanır. Bu tür yapıların sürdürülebilirliği, sadece güçlü grupların çıkarlarını değil, aynı zamanda toplumsal huzursuzlukları da besler.
Demokrasi ve Yurttaşlık: Katılım ve Marjinalleşme
Demokratik Katılımın Sınırları
Demokrasi, her bireye eşit söz hakkı ve katılım fırsatı sağlamayı vaat eder. Ancak bu ideal, her zaman gerçeği yansıtmaz. Modern demokrasilerde, katılım genellikle sadece belirli grupların elinde şekillenir. Zengin, eğitimli ve sosyal olarak güçlü kesimler, demokratik süreçlerde daha fazla söz sahibidir. Bu grupların ideolojik etkileri, kamu politikalarını şekillendirirken zayıf grupların taleplerini dışlar. Dolayısıyla, bu yapılar sadece zayıfları dışlamakla kalmaz, aynı zamanda onları amensalist bir biçimde etkisizleştirir.
Günümüz siyasal olayları, bu katılım eksikliklerini derinleştiren örneklerle doludur. Seçimlerde ve halkoylamalarında genellikle güçlülerin çıkarları ön plana çıkarken, küçük grupların ve azınlıkların sesleri çoğu zaman yok sayılır. Örneğin, seçim sistemleri veya politik partiler gibi kurumlar, çoğu zaman yalnızca belirli bir sınıfın çıkarlarına hizmet ederken, toplumun diğer kesimleri kendilerine ait taleplerle siyasette etkisizleşir.
İdeolojiler ve Hegemonya: Güçlülerin Söylemi
İdeolojiler, amensalizmin bir aracı olabilir. Egemen ideolojiler, toplumun geniş kesimlerinin katılımını etkisizleştirirken, güçlülerin söylemleri ve çıkarlara hizmet eder. Toplumsal eşitsizliği körükleyen neoliberalizm gibi ideolojiler, güçlü grupların daha da güçlenmesine zemin hazırlar. İdeolojilerin etkisi altında, zayıf gruplar, kendi varlıklarını dile getiremez ve marjinalleşirler. Her ne kadar toplumda demokrasi ve eşitlik vaatleri olsa da, bu ideolojilerin yayılması, toplumsal yapıyı daha da kutuplaştırabilir.
Provokatif Sorular: Gelecekteki Siyaset ve Amensalizm
Bireysel ve toplumsal düzeyde, amensalizm sadece biyolojik bir terim olmaktan çıkarak, iktidar ilişkilerinin bir analizi haline gelir. Peki, gelecekte amensalizm, toplumsal yapıları nasıl şekillendirecek?
– Demokrasi sadece güçlülerin egemenliğine mi hizmet edecek, yoksa toplumsal eşitliği sağlayan bir araç mı olacak?
– Katılım ve eşitlik ilkeleri gerçekten her kesimi kapsayabilir mi, yoksa yalnızca belirli gruplar için mi geçerli olacak?
– Yurttaşlık kavramı, tüm toplum için eşit haklar sağlayabilir mi, yoksa sadece güçlü sınıfların koruyucusu mu olur?
Bu sorular, sadece günümüzün siyasal yapısına yönelik eleştiriler değil, aynı zamanda gelecekteki demokratik yapılar ve toplumsal yapılar hakkında derinlemesine düşünmeye sevk eden unsurlardır. Amensalizm kavramı, siyasetin en temel dinamiklerinin bile nasıl farklılıklar yarattığını anlamamıza yardımcı olabilir.